senaryo
İki ay kadar önceydi ama daha dün gibi hatırlıyorum. Orada öylece durup sakinliğimi muhafaza etmeye çalışıyordum. En sonunda onun diyecekleri bitip de söz hakkı bana düştüğünde ne diyeceğimi bilemedim. İçimden bir ses “ağzının payını ver şunun” diyordu ama yine basiretsizliğime yenildim. Ama bir daha odama gelip de ağzını açmaya kalksın, ben biliyorum ona ne yapacağımı!
ya da
İki aya kadar önceydi ama dün gibi hatırlıyorum. Öylece durup onu dinleyeceğimi sandı herhalde. Ben ona pabuç bırakır mıyım? Ne demekmiş çat kapı odama girip ağzını açıp gözünü yummak! Hak ettiği gibi davranacaksın böylelerine. Hıh! Ağzının payını aldı şimdi. Bir daha benimle konuşacağı zaman iki kere düşünür! Biraz çok ileri gitmiş olabilirim ama ne yapalım, o da hak etti… Acaba gidip diğerlerine de anlatır mı? Şimdi gidip her şeyi kendine göre anlatır. İyisi mi ben ondan önce davranayım da herkes olayı önce benden duysun… yaa, hepsi neyse de, keşke son söylediğimi söylemeseydim, o umurumda değil de, bunu da anlatınca sanki haklı gibi görünecek. Aslında bunu söylemesem daha iyi olurmuş. Tüh ne yapsak ki?!
başka bir senaryoda,
İşe ilk girdiğim sıralardaydı, yani 5 yıl kadar önce ama hiç unutmuyorum. Kaç kere düşündüm bu konuyu. Onlar konuyu ilk açtığında ben de pat diye ne düşündüğümü söyleyiverdim. Belki de yıllardır terfi alamam sırf bu yüzdendir. Evet evet kesin bu yüzdendir. Onların ne düşündüğünü anlamak bu kadar güç değil di ki! Benim ki de saflık oldu canım. Ne öğrenmek istediklerini anlayıp ona uygun cevabı yapıştırmalıydım. Kesin benim söylediklerim duymak istedikleri değildi… Başka bir iş mi arasam?
ya da
Hiç anlayamıyorum. Neden 5 yıldır terfi alamıyorum. Hayır işe ilk girdiğimde ben onları gayet iyi anladım. Bekleyebilecekleri en iyi yanıtları da verdim. Kelimesi kelimesine hatırlıyorum. O gün bu gündür fikrimizi soran yok ama, ne yapsam ki? Kemal’le mi konuşsam o patronların dilinden anlar.
evde, başka senaryo
Yok kardeşim bu kadınlar anlaşılmaz şeyler. Bununla ilgili de şikayet edebiliyor ya, aşk olsun! Ne yaptım ben şimdi? Daha ben ne olduğunu anlamadan bir bakmışım küsmüş yine, yüzümüz sirke satıyor. Bir bilene sormak lazım, “bu işler nasıl yürüyor?” diye. Yok yok, iyisi mi? Hiç kafa yormayacaksın. Her şeyi ben mi çözeceğim?
diğer taraf
Ya nasıl oluyor da anlamıyor? Hayır, insan bir düşünür. Yıllardır bu konu hakkında yaptığımız tartışmaları bir bir yazabilirim. O ise bir tekinden tek bir ders çıkartmamış. Nereye kadar dayanacağım bu vurdumduymazlığa bilmiyorum. Hayır bir de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yapıyor ya işte buna dayanamıyorum.
Tam olarak ne olmuştu, o ne demişti ben ne söyledim? Yüzünde nasıl bir ifade vardı, ya benimkinde? Ne desem daha iyi olurdu? Ne yapmamalıydım? O niye böyle söyledi ki? Şunu mu demek istedi acaba? Eğer öyleyse ben de şöyle söylesem iyi olurmuş… vesaire vesaire. Bu soruların cazibesi öyle yüksek ki, bunu yapmaktan kendimizi ala koyamıyoruz. Kafamızda kuruyoruz da kuruyoruz. Bazen sadece geçmişi değil geleceği de. Ama sadece kafamızın içindeki senaryolarla. Karşımızdaki adına da kararlar veriyoruz. Onun ne demek istediğini kendimiz yorumluyoruz. Hatta bazen üçüncü kişilere soruyoruz. Çünkü iş öyle sarpa sarıyor ki, yardıma ihtiyaç duyuyoruz. Kendi yorumlarımızın bizi gerçek durumdan uzaklaştırma ihtimali küçükmüş gibi bir de üçüncü ve olayları ancak aktardığınız kadar bilebilecek birilerinden yardım bile istiyoruz. O üçüncü kişiler de, tamamen iyi niyetle, konuya yepyeni bir boyut kazandırıyorlar.
Bakalım bizi bu davranışa iten neler var:
Bir,
Dedikodudan daha masum. Hiç olmazsa sadece kendi kendimize düşünüyoruz. Rahatlıyoruz. Hem düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
İki,
Düşüne düşüne doğruyu bulacağımıza inanıyoruz. Öyle ya önünde sonunda bir çözüm buluruz.
Üç,
Bir faydası olmadığını bilsek de kendimizi alamıyoruz. Bu konuda yapacak daha iyi bir şey de bilmiyoruz.
Peki ne gibi zararlara yol açıyor:
Bir,
Eğer kızgınsak öfkemiz büyüyor ve biz kurguladıkça unutmamıza müsaade etmiyor onu içimizde yaşatıyoruz, sonunda saçlar beyazlıyor tabii, keskin sirke küpüne zarar! Eğer hatalı olduğumuzu düşünüyorsak bundan duyduğumuz rahatsızlığı tekrar tekrar yaşatıyoruz kendimize, bu duyguyu giderecek hiçbir şey yapmaksızın…
İki,
Hayatımızda belli ki yer tutan bir ilişkinin iyileşmesi için hiçbir şey yapmadığımız yetmezmiş gibi bir de yaraların derinleşmesine yol açıyoruz ve zamanın çare olası varsa bunu da geciktiriyor hatta bazen abartıp tamamen engelliyoruz.
Üç,
Bunu yapıp bu olumsuz ruh halleri içinde uzun uzun kalırken orada kaldığımız sürece yani geçmişi kafamızda tekrar tekrar yaşadığımız sürece an’ı yaşayamıyoruz. Bunu bazen o kadar abartıyoruz ki, yukarıdaki senaryolarda olduğu gibi aylarca, yıllarca aklımızda, kalbimizde tutuyoruz, kelimesi kelimesine hatırlıyoruz, daha dün gibi hatırlıyoruz. Kim bilir yaşanacak nice güzel an’ı geçmişte yaşarken kaçırmış oluyoruz.
Çünkü çözülmemiş, yarım kalmışlar.
Peki ne yapalım?
Konuşalım! Ama kendimizle ya da üçüncü biri ile değil. Senaryodaki diğer karakter ile. Ama kafamızın içinde değil yüzyüze. Ama ağzının payını vermek için değil derdimize derman bulmak için.
Konuşamıyoruz. Çünkü kolay değilmiş gibi görünüyor. İncindiğimizi söyleyemiyoruz. Zayıflıkmış gibi geliyor. Sorunu kendi başımıza çözemediğimizi itiraf edemiyoruz ne kendimize ne karşımızdakine. Başarısızlıkmış gibi geliyor.
Oysa değil. Zor değil. Garip hiç değil. Bunu hepimiz hayatımızda defalarca tecrübe ediyoruz. Bir sürü iletişim kazası yaşıyoruz. Başarabilirsek boş veriyoruz, yapamazsak kurguluyoruz. Böylece önemli birçok ilişkinin kalitesinden ödün veriyoruz. Oysa konuşabilsek, tüm kalbimizle ne düşündüğümüzü ne hissettiğimizi ifade edebilsek… Unutmamak gerekir ki iki kişi arasında tamamlanmamış bir senaryoyu üçüncü bir kişi ya da taraflardan sadece biri doğru olarak tamamlayamaz. Bırakın herkes kendi repliğini söylesin. Konuşun ve karşınızdakine de konuşması için fırsat verin. Ama ilişkiyi baltalamak üzere değil; silahları, kalkanları yani önyargıları ve kızgınlıkları bir kenara bırakıp, ilişkiyi kazanmak üzere.
Kafanızda kurgulamayın konuşun!
Handan GÜLTEKİN AKTUĞ
Eğitim Danışmanı
Vision Europe